|
|

Dr. ULVİ SÜVARİOĞLU'nun basında çıkan yazıları...
ÖZELLEŞTİR
( ME) !
17 HAZİRAN 2007 ORDU ATILIM
Hükümetimizin
en övündüğü icraatlarının başında özelleştirme gelirlerinden
sağladığı fonlarla ekonomiye yaptığı katkı gelmektedir.
Özelleştirilen işletmelerin özelleştirme sonrası durumlarından hangi
kuruluşların,hangi kişilerin ve kimlerin (!) nasıl faydalandığı da
hepimizin malumudur.
AKP şimdi seçim öncesi çok hızlı olacak, meclisten bir özelleştirme
imkanı daha geçirdi. Hangi özelleştirme ?... EGO ! … EGO kim ?
Ankara Belediyesinin anlı zanlı bir kuruluşu. EGO ne yapar ? Çok
basit bir faaliyet yapar. Devlet kuruluşu Botaş’dan doğalgazı alır,
şehirdeki şebekeler vasıtasıyla Ankara halkına satar. Ankara halkı
faturalar geldikçe öder. Ama EGO kendi ödeme zamanı geldiğinde
Botaş’a ödemez. Aradaki para ne olur ? Ankara Belediyesi’nin kendine
göre öncelikli işlerinde kullanılır. Dolayısıyla Botaş parasını
EGO’dan alamadığı için ciddi bir sıkıntı çeker… Ama ne yapsın Botaş
yönetimi? Belediye iktidar partisinin… Botaş’ın yöneticilerini de
atayanlar aynı merciler… Ayrıca Ankara Belediyesi doğalgaz
şebekesini kurmak için aldığı dış kredileri de ödemez… Ama Hazine
başkalarına garanti vermezken Ankara Belediyesi’nin bu borcuna
garanti verdiği için vadesi geldiğinde ödemeyi hazine yapar !
Hazinenin ödemeleri kimden çıkar neticede ? Ankara’da yaşayan ve
yaşamayan tüm T.C vatandaşlarından… Sıkılan kemerlere bir delik de
Ankara Belediyesi için açılmıştır… Peki yarın Ankara Belediyesi
Başkanlığını başka bir partinin mensubu kazanırsa bu kadar delikli
kemere ne olur ? Cevaplarını siz benden daha iyi bilirsiniz !!!
Ankara Belediyesi’nin Botaş’a borcunun 500 milyar dolar civarında
olduğu söyleniyor… Hazineye borcunu tam bilinmemekle birlikte 200
milyar doların çok üzerinde olduğu tahmin ediliyor… Ne olacak şimdi
? EGO özelleşecek EGO’dan gelen parayla Botaş’ın borcu ödenecek ama
tabii ki faizleri ve cezaları silinerek… Alacak şanslı firma daha
önce Telekomlarda falan olduğu gibi yola avantajlı çıkacak… Bir
müddet sonra faturalara yansıtılacak ve halkımızı rahatsız etmeyecek
(!) meblağlarda bazı ödemeler daha olabilecek, açıklamalarda
bunların halkımızın lehine ve bundan sonrası için daha iyi olacağı
ifadeleri yer alacak ! Yani aynı filmi hepimiz sonunu bile bile
bıkmadan usanmadan izliyoruz ve bir daha diye tempo tutuyoruz ! Aksi
olsaydı kamuoyu yoklamalarında AKP birinci parti olmazdı herhalde…
Bu özelleştirmede bir ufak ayrıntı daha var ! Özelleştirmeleri
olağan hallerde kim yapıyordu ? Adı üzerinde ÖZELLEŞTİRME İDARESİ.
Kime bağlı… Daha önce Devlet Bakanı Sn. Abdüllatif Şener’e, sonra
Maliye Bakanı Sn. Kemal Unakıtan’a… Peki şimdi EGO’nun
özelleştirmesi kime verildi ? Ankara Belediyesi’ne… hayırlı uğurlu
olsun… Kimlerin teklif vereceği ve alabileceği aşağı yukarı belli
!!! Bu özelleştirmeyi ne kadar da çok yapmak isteyen var…
Özelleştirme İdaresi dururken, Ankara Belediyesine özelleştirme
yapma yetkisi verilmesi parti içinde seçim öncesi ve sonrası bazı
sorunları şimdiden aşmak için mi acaba ?
Neyse, nedeni belki de hiç önemli değil… Çünkü sonuç belli ve hep
aynı… Hangi partinin ülkeyi yönettiğinin artık önemi kalmadı galiba…
Kimlerin yönettiği gittikçe daha önem kazanıyor… Kimler ? Lütfen
seçim arifesinde demokratik hakkınızı kullanmadan bu soruyu kendi
kendinize defalarca sorun…
DÜNYA EKONOMİSİNİN
GERÇEKLERİ
19
MAYIS 2007 ORDU ATILIM
Dünyanın en büyük
şirketleri hangileri diye bir soru yöneltsem aklınıza
hemen çok uluslu dünya markalarını temsil eden şirketler
gelecektir şüphesiz. General Elektrik,Shell, HSBC,
Nestle gibi... Küresel dev organizasyonlar olarak da
tanımlayabileceğimiz dünyanın en büyük firmalarına
Global 2000 listesi olarak www.forbes.com adresinden
ulaşabilirsiniz. Satışlar, piyasa değeri, özvarlık
toplamı ve net kara göre dünyanın ve Türkiye’nin en
büyük şirketleri sıralamasına baktığımızda “yeni dünya
düzeni” açısından da yorumlanabilir ipuçları
vermektedir.
Yukarıdaki dört kritere göre sıralama yapıldığında ilk
10 firma şöyle olmaktadır.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Sıra |
Şirket |
Sektör |
Satış |
Kar |
Varlıklar |
Piyasa değer |
Ülke |
|
|
|
|
(milyar$) |
(milyar$) |
(milyar$) |
(milyar $) |
|
|
1 |
City Group |
Bankacılık |
14,6 |
21,5 |
1884,3 |
247,5 |
ABD |
|
2 |
Bank of Amerika |
Bankacılık |
116,6 |
21,1 |
1459,7 |
226,6 |
ABD |
|
3 |
HSBC Holding |
Bankacılık |
121,5 |
16,6 |
1860,8 |
202,3 |
İNG |
|
4 |
General Elektrik |
Holding |
163,4 |
20,8 |
697,2 |
359,0 |
ABD |
|
5 |
JP Morgan Chase |
Bankacılık |
99,3 |
14,5 |
135,5 |
171,0 |
ABD |
|
6 |
Amerikan
İntl.Group |
Sigorta |
113,2 |
14,0 |
979,4 |
174,5 |
ABD |
|
7 |
Exxon Mobil |
Petrol veDoğalgaz |
335,1 |
39,5 |
224,0 |
410,7 |
ABD |
|
8 |
Royal Dutch Shell |
Petrol veDoğalgaz |
310,9 |
25,5 |
232,3 |
208,3 |
HOL |
|
9 |
UBS |
Finans |
105,6 |
9,8 |
1777,9 |
116,9 |
İSVÇ |
|
10 |
ING Group |
Sigorta |
153,4 |
9,7 |
1615,1 |
94,0 |
HOL |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu tabloya göre; dünyanın
en büyük ilk 10 firmasının;
•6’sı ABD, 2’si Hollanda, 1’i İngiltere, 1’i İsviçre
orjinli,
•7’si banka, sigorta gibi finansal hizmetler, 2’si
petrol-doğalgaz, 1’i de holding sektöründen,
•3 petrol devi Exxon (335 milyar$), Shell (265 milyar$),
BP (265milyar$) Türkiye’nin toplam milli gelirine yakın
büyüklükte cirolara sahipler,
•İlk 20’deki üç firma hariç 17 firmanın varlıklarının
değeri Türkiye’nin milli gelirinden fazla,
•İlk 10 firmanın piyasa değeri toplamı Türkiye’nin milli
gelirinin yaklaşık 6 katı,
•Dünyanın en büyük 5’inci cirosuna sahip ABD’li General
Motors (207.4 milyar$), 2006 yılında küresel çapta tam 9
milyon adet otomobil ve kamyon sattı,
•Dünya içecek devi Coca-Cola’nın 200’ü aşkın ülkede 400
markası var,
•UBS ve Nestle gibi dünya devi iki şirketiyle Global
2000 listesinde ön sıralarda yer alan İsviçre merkezli
şirketlerin, toplam gelirlerinin bu ülkenin gayrisafi
yurt içi hasılasına oranı % 245, yani şirketlerin
geliri, ülkenin gelirinin yaklaşık 2,5 katı,
•Çin GSYİH artışında ABD’ye yaklaşıyor, ABD’nin 12.9
trilyon $, Çin’in 10 trilyon $ gayrisafi yurt içi
hasılası var. Bunları 4.2 trilyon $’la Japonya, 4
trilyon $’la Hindistan ve 2.9 trilyon $’la Almanya
izliyor.
•Global 2000 listesindeki 659 ABD firmasının toplam
piyasa değerleri 13.9 trilyon $.
•Petrol ve gaz sektöründeki 116 küresel devin toplam
karı diğer sektörleri geride bırakırken, karda liderlik
bankaların oldu.
•Teknoloji şirketleri, gündemde çok konuşulmalarına
rağmen net kar marjı ve beş yıllık ortalama toplam hisse
senedi getirisinde en altta bulunuyorlar.
Sonuç olarak yeni dünya düzenininde küresel dev
firmaların ekonomik güçlerinin pek çok ülkeyi geçtiğini
rahatlıkla söyleyebiliriz. Rakamlar ABD’nin dünya
ekonomisindeki gücünü açıkça ortaya koymaktadır. Dünya
nüfusunun %5’ine sahip olan Amerika, dünya milli
gelirinin %20’sini, dünya ihracatının %10’unu temsil
etmektedir. Euro dünya ülkeleri, dünya nüfusunun %5’ine
sahipken, dünya gayrisafi hasılasının %15’ini,
ihracatçının ise %29’unu sağlamaktadır. Euro bölgesinde
nüfusun az ve yaşlı olması ihracatı zorlarken, ABD’nin
büyük nüfusu ithalatı beraberinde getirmektedir. Petrol
ve gaz şirketlerinin koydukları özsermaye miktarına elde
ettikleri karların yüksekliği dikkati çekmektedir.
Amerika seçimlerinde petrol devlerinin Bush’u
desteklemeleri anlamsız mıdır bu rakamlara bakıldığında
? Irak ve İran bölgesindeki Amerika stratejileri bu
rakamlara bakıldığında ne anlam ifade etmektedir ?
Öncelikler ve karmaşalar neden petrol bölgelerinde ?
Cevabı net değil mi ? Veee... ülkelerin yönetiminde
küresel dev firmaların ne derece etkili olabileceği açık
değil mi ? Eee... ne demişler... paranın dini, imanı,
vatanı olmaz… Dolarize olmuş bu dünyada petrol,
doğalgaz, enerji kaynaklarını yönetenler refahı,
kalanlar ise yokluğu, yoksulluğu ve gittikçe artan
fakirleşmeyi yaşayacaklardır... Finans devleri firmalar
da bu yeni dünya senaryosunun mali planlamacıları
olacaklardır...
Haydi hayırlısı ! Herşeye rağmen önce vatan mı ?
Yabancıların mülkiyet haklarını sağlayan ve koruyan
yasalar da devrede nasılsa... Yaa niye yabancılar son
yıllarda Türkiye’de gayrimenkul projelerine bu kadar
ilgi gösterdiler !!! Benim biraz algılama ve anlama
noksanlığım mı var ? Yoksa bu global düzene göre geri mi
kaldım ? Ne olur yardım edin bana ve benim gibilere...
|
YABANCI SERMAYE GELDİ
SON BASKI / ORDU ATILIM
Yabancı Sermaye geldi… Hoş geldi, sefalar getirdi… Ülkemizin
siyaseten ve ticareten ileri gelenleri Türkiye’nin önünün açık
olduğunu, cari açığın, dış ticaret açığının, istihdamın önemli bir
sorun olmadığını ifade ediyorlar… Çünkü diyorlar “yabancı sermaye”
getirdik Türkiye’ye bu açıkları yabancı sermaye kapatıyor… Sermaye
birikimi olmadığı için canım Türkiye’min, yabancı sermaye şart
diyorlar… Ülkemizin siyasi haritasına dolaylı yollardan elini sokma
cesareti gösteren ülkelerden gelen yabancı sermaye girişimlerini
bile hoş karşılıyoruz… Bizlere, en ufak eleştirimizde aba altından
sopa gösterenlere “para”, “ticaret”, “satın alma”, “satma” söz
konusu oldu mu sesini bile çıkaramayan bir zavallılar ülkesi haline
getirildik… Hepimiz suçluyuz !!! Nerede sivil insiyatif ? Nerede
yurttaşlık bilinci ? Nerede Güneydoğuda bölücü terör örgütüne karşı
vatanın bölünmezliği için gözünü kırpmadan şehit düşenlerin acıları
?
Konu “para” oldumu vatanın, milletin ,yurttaşlığın, komşuluğun,
istiklal savaşını unutanların sayısı maalesef artıyor… Peki nereye
gidiyoruz ? Hangi bedelleri ödüyoruz, farkında mısınız ? Hani derler
ya “bindik bir alamete,gidiyoruz (mu ? ) kıyamete”…
Yabancı bu ülkeye reel yatırım yapmaya gelmiyor. Üretim ve istihdama
katkıda bulunacak sanayi tesisi kurmaya gelmiyor. Ya neye geliyor ?
Cevabını Uluslararası Yatırımcılar Derneği (YASED)’in yani
Türkiye’deki yabancı sermayeli şirketlerin üye oldukları kuruluşun
yayınladığı bir rapordaki tablodan verebiliriz
YABANCI SERMAYE RAKAMLARI
( milyon dolar )
2005
2006 %(Değişim)
1)
Banka, Finans 4.016
7.002 74
2) Haberleşme,ulaştırma 3.285
6.303 92
3) Perakende ticaret 68
1.495 1198
4) Üretim
788 1.395 77
5) Petrol-kimya 174
600 245
6) Diğer(gayrimenkul) 1.355
2.922 116
Toplam 9.686
19.797 104
Türkiye’nin yurtdışı yatırımı -1.078
-934 13
Net
8.608 18.863 119
Kaynak: YASED
Tablodan görüleceği üzere 2006 yılında yabancı sermaye en fazla parayı 7 milyon $’la banka ve finans, 6.3 milyon $’la haberleşme ve ulaştırma, 2.9 milyon $’la gayrimenkul alımına, 1.5 milyon $’la perakende ticarete getirmiş. Üretime getirdiği para sadece 1.4 milyon $ Yani 19.9 milyon $’lık toplam yabancı sermaye girişini sadece % 7 si… Hadi bakalım ne diyecek yabancı sermaye yanlıları ! Bu rakamları yabancı sermayenin kendi derneği açıklıyor… Benim ve benim görüşümde olanların sadece muhalefet yapmak için yarattıkları bir gerçek değil !!! Üretime gelecek sermayeye “evet”… Ama rakamlar bunu göstermiyor… Satılık (ız)… her şeyimiz toprağımız, şirketlerimiz, bankalarımız, otellerimiz… Bu satılan şirketlerin önemli bir kısmı , Türkiye’nin dışarıya bağımlı olmasın diye teşviklerle,bu ülkenin insanlarının bir önceki neslin babalarımızın, dedelerimizin,
nenelerimizin kemer sıkma politikasıyla artırdığı, her sene kuyruğa girerek ülkesine ödediği vergilerden ve dışarıdan alınan borçlarla yapıldı… Şimdi ise bir seferde “özelleştirme” ve “yabancı sermaye” ekonomik sorunlarımıza çaredir diye hükümetlerin çıkardığı yasalarla gidiyorlar… Yerlerine ne koyacağız ? İddia ediyorum şirketler içinde üretim yapılan var ise bunlarda en kısa sürede “verimli” değil diye, gayrimenkul ticaretine ve projelerine dönüştürülecek…Unutmayalım ki dünyanın en büyük hazine arazilerine sahip bir ülkede yaşıyoruz… Hazine sıkıştı mı bunları dün olduğu gibi yarın da satar… Bu satıştan kim kazanır ?... İşte yukarıdaki tablo açıkça gösteriyor. 2006 yılında giren 19.9 milyon $ yabancı paradan imalatın sanayiye giden sadece 1.4 milyon $...
Geri kalan paraya ne olmuş ? Satın almalar karşılığı satışı yapan kişi ve kuruluşların kasasına gitmiş… Yani gökten düşmüş üç elma; biri ona, biri buna, biri yine ona !!! Ey yurttaşlar size de elmanın “kesmüğü” kalmış… ( Not: Kesmük Anadolu’da kullanılan bir kelimedir. Ne anlama geldiğini çoğumuz bilir, meraklıları da bulur.)
FAİZ
EKONOMİSİ
29 OCAK 2007 SON BASKI
Hazine
Müsteşarlığının açıkladığı verilere göre 2006 yılı sonu itibariyle
merkezi yönetimin 344.8 milyar YTL yani yaklaşık 244 milyar dolar
borcu var. Söz konusu borçların %52’sini oluşturan 127 milyar doları
iç piyasaya, %21’ ini oluşturan 51 milyar doları kamu kesimine,
%27’sini oluşturan 66 milyar doları ise dış borçlardan teşekkül
etmektedir.
Merkezi yönetimi borçlarından dolayı son 5 yılda faize 185 milyar
dolar harcamıştır. Buna karşılık yatırıma ayırabildiği para ise 55.7
milyar dolardır.Bir diğer ifadeyle yatırımın üç katı kadar parayı
faiz ödemek zorunda kalmıştır.Bu rakamlar göstermektedirki faiz
ekonomisi yatırımların önündeki en büyük engeldir. Faiz oranları ve
kur son yıllarda düşmesine rağmen, reel olarak halen on puanın
üzerinde faiz ödeyen merkezi yönetim yatırımlara gerekli fonu
ayıramamaktadır. Türkiye’ nin kaderini değiştirecek değişim ve
gelişim projesi olarak son hükümete gelinceye kadar Türkiye’nin
gündem yatırımı hüviyetindeki GAP projesinin bütün aşamalarıyla 32
milyar dolarlık bir proje olduğunu dikkate alırsak, beş yılda faize
ödediğimiz paralarla 6 tane GAP büyüklüğünde proje yapmak mümkündü.
Bugüne kadar 16 milyar dolar harcanan GAP projesinin son
dönemlerdeki durumu da ayrı bir konu tabi ki. Sahi ne durumda GAP
???
Yine bu tür proje büyüklüklerinde örnek vermek gerekirse faize giden
bu parayla yaklaşık 9 milyar adet konut yapmak mümkündür ki , bu
Türkiye’deki konut stokunun yaklaşık yarısının yenilenmesi
demektir.Ülkemizin gelecek sorunlarından en önemlilerinden enerji
ile ilgili 5 tane Atatürk Barajı kadar elektrik üretecek baraj
yapılabilir bu parayla… Örnekleri saymakla bitmez…
Faiz ekonomisinin, faiz sistemine karşı olduğunu iddia ederek
iktidara gelen bir hükümet tarafından tavizsiz yürütülmeye devam
edilmesi de kaderin bir cilvesi olsa gerek !.. Türkiye bugünkü
ekonomik modeliyle, batı dünyasından başta ABD ve AB nin güçlü
ülkelerinden gelen taleplerle “makro nakit yönetimini” başarıyla (!)
uygulamaktadır. Üretim ekonomisinden her gün uzaklaşmak zorunda
kalınmaktadır. Mevcut durumda reel kararlar alınabilmesi mümkün
değildir. Dünya genelinde dolanan ve ağırlıklı olarak Newyork ve
Londra finans çevrelerinin kontrolünde bulunan global para akımından
bugünkü yöntemlerle faydalanılamadığı müddetçe, medyamızın da
gayretiyle hep bir sorun çıkar korkusu verilerek , bugünü de
atlattık bakışıyla günlerimizi geçirmek durumundayız.
2007’de hem Cumhurbaşkanlığı hem de genel seçimlerin olması,
hükümetin parayı döndürme ekonomisinden en ufak bir tıkanıklığa
tahammülü olmadığının göstergeleridir. Bu demektir ki; 2007 yılı
paradan para kazanmanın, piyasalar dediğimiz faiz, borsa, döviz ve
borsadaki hareketleri takip etmenin ön planda olduğu bir dönem
olacak… Güçlü YTL’ye devam ! Reel faize selam ! Üretime bye bye!!!
ABD’ NİN
YENİ IRAK STRATEJİSİ
28 OCAK 2007 ATILIM HABER
Başkan Bush
Irak’ta izlenen politikayı değiştirme çabası diye nitelendirdiği
yeni stratejisinden Irak’a 20 binden fazla asker gönderilmesi çıktı.
Yaptığı açıklamada Irak ‘da bazı hatalar yaptıklarını kabul eden
Bush en önemli hatalarının yeterli ABD ve Irak askerini
görevlendiremedikleri olduğunu ifade etti. İran ve Suriye’ye de
teröristlerle, isyancılara kendi topraklarından Irak’a girip çıkma
izni verdiği için suçlamada bulundu. Yeni gönderecekleri takviye
askeri güçle başta Bağdat’ta artık temizledikleri mahallelerde kalıp
teröristlerin dönüşünü önleyeceklerini söyledi. Türkiye ile de
sınırdaki sorunları çözmede birlikte çalışacaklarını belirtti.
Daha sonra Dışişleri
Bakanı Rice ve Savunma Bakanı Gates yaptıkları açıklamalarda,
Irak’tan çekilmeleri halinde Türkiye’nin müdahale etmesinden endişe
duyduklarını söylemekle Türkiye ile Kürtler arasında olası bir
çatışmadan ve Suriye ve başka Sünni devletlerinde olaya müdahil
kalabileceklerinden duydukları endişeyi belirttiler. Bütün bu yeni
açıklamalar gösteriyor ki, ABD Kuzey Irak’taki oluşumu ve kürtleri
korumayı amaçlamaktadırlar. Sünnilere karşı Şii lider Sadr’a bağlı
silahlı güçleri hesap ederek yeni takviye askeri güçlerini
hesapladıkları aşikar.
Gelelim konunun bizi ilgilendiren tarafına. Evet ABD Türkiye nin
müdahalesinden endişe ediyor. 2007’de seçim yaşanılacak olması ve
her kesimden parti liderlerinin yapacağı konuşmalarda seçim
kaygısıyla da olsa Türkiye’nin gerekirse sınır ötesi operasyonları
yapacak güçte olduğunu vurgulayacak olması ve milliyetçi, ulusalcı
beklentilerin önümüzdeki seçimlerde ön planda olacağının anlaşılması
ABD’nin endişesini arttıran nedenlerden en önde gelenidir.Nitekim,
Sn.Erdoğan’ın son günlerdeki bazı açıklamaları ABD’nin duymak
isteyeceği türden değil. Bu tür mesajlar seçim yaklaştıkça
artacaktır.
ABD daha önce 1991 Körfez savaşındaki politik stratejisinde
Türkiye’den büyük ölçüde destek alarak yön vermiş ve yaklaşık 12 yıl
boyunca Türkiye’deki her hükümet çekiç güç’ün görev süresini
uzatarak destek vermişti. Türkiye her seferinde başkasının
toprağında gözü olmadığını ama Kuzey Irak’taki PKK olayından
rahatsız olduğunu dile getirmesine rağmen şimdi ne oldu? Yoksa
Türkiye Kuzey Irak’a PKK bahanesiyle girer, Musul’u Kerkük’ü alır
oralara yerleşir diye bir korku mu var? PKK konusunda kesin bir
tavır ortaya koymayan ABD’nin Kuzey Irak’ta kürt grupların liderleri
Barzani ve Talabani’nin isteklerini Ankara’ya kabul ettirme çabaları
hepimizin belleğindedir.Bu gruplara silah desteği verdiği de
malumdur.
Bush’un yeni
stratejisinin doğru dürüst bir diplomatik program olmadığı bu
açıklamalarla netleşmiştir.ABD’de Baker-Hamilton grubu İran ve
Suriye ile diyalog önermişti ama dikkate alınmadı. PKK Irak’taki
önceliği değil Bush’un… Bu yeni strateji ile Sunni ve Şii
kesimlerden işgal güçlerine gelecek saldırılar ve mezhep çatışmaları
durdurula bilinir mi? Muhtemelen hayır…
Bize bu cevabı verdiren en önemli neden tarihin tekerrür edeceği…
Geçmişten ibret alınmıyor.
1968 Vietnam savaşında
durumun kötüye gitmesi üzerine Johnson, yine karşı görüşteki
grupların çekilme ve diyalog çağrılarına uymayarak ilave asker
takviyesiyle daha hızlı olarak savaşı bitirme stratejisini devreye
sokmuştu. Ne var ki ABD uğradığı yenilgi ile 1973’de Vietnam’dan
geri çekildi. Bugün Irak’taki Bush’un yeni stratejisi ile benzer çok
yanları var geçmişteki Vietnam stratejilerinin…
Görünen o ki, Ortadoğu
2007’de yeni sahnelerde yeni oyunlara gebe. İran ve Suriye Bush’un
açıklamalarını kötü bir yeni yıl hediyesi olarak karşıladılar. ABD
basını da ciddi gazete başlıklarıyla yeni planı yerden yere vurdu.
Washington Post planı “çok riskli ve Irak’ta istikrar sağlaması çok
zor” diye nitelendirirken; New York Times “Gerçek Felaket” diye
başyazıda Bush’un savaşı çoktan kaybettiğini yazdı. Ne enteresan ki
Ankara Dışişleri kaynaklı resmi açıklamalar “tespitler
doğru,öneriler yapıcı” gibi ifadelerle Türkiye’nin ABD ile yakın
diyalog ve işbirliğini sürdüreceğini ifade ettiler… Haydi hayırlısı
diyelim… 1 Mart tezkeresindeki bazı pişmanlıklar devam mı ediyor ne
?.. İç politika malzemesi olarak dik ve korkusuzmuş gibi ifadelerle
tıpkı – Avrupa Birliği meselelerinde olduğu gibi – ABD meselelerinde
zaman zaman gürleyen sesler malum medyamızın ön sayfalarında
seçimden önce ne olur ne olmaz endişesiyle siyah puntolarla yer
alırken, resmi Ankara açıklamaları daha ılımlı ve daha mazbut
şekilde büyük medyamızın iç sayfalarında, köşelerde ancak dikkatli
gözlerin okuyabileceği şekilde yer alıyor… Ne diyelim ! Her medya
layık olduğu hükümet, her hükümet layık olduğu medya ile yönetilir.
MERHABA 2007, ELVEDA
2006
29 Aralık 2006
SON BASKI
Yeni bir yıla giriyoruz… Her zaman yeni kelimesiyle ümit ve yeni
başlangıçların çağrışımıyla bir heyecan kaplar içimizi… Yeni
kararlar alırız… Eskimiş ve değersiz bulduğumuz bazı şeyleri
değiştirmeye yönelik “değişim” rüzgarları eser içimizde …
Özeleştiriler yapıp iç dünyamızda, yepyeni pozitif duygularla yaşamı
algılamaya başladığımızı sanırız… Ama… Bir yıl denilince çok uzun
gibi kalan zaman süreci o denli hızlı hareket ederki, değiştirmeyi
planladıklarımızın bir kısmını veya bazen hiçbirini yapamadan yeni
takvim yaprakları masamıza konulur… Anlarız ki bir yıl daha
geçmiştir Kimimiz için sessiz sessiz kimimiz için çığlık çığlığa!
Diğer tarafta yaşadığımız ülke, yaşadığımız dünya da yerinde durmaz…
Tutamayız onları… Habire dönerler hem kendi etraflarında, hem de
birbirlerinin… Kimimiz için vazgeçilmezdir, canım Türkiyem’dir,
kimimiz için canından bezdirdiği bir ülke… Öyle bir dünyadır ki ;
hani şarkılara, türkülere, şiirlere yansıdığı gibi… Öyle kavanoz
dipli bir dünyadır ki, baktığında kavanozun dibine kimine mavi
bulutlar, mavi denizler; kimine siyah bulutlar, siyah duygular
olarak yansır !.. Oysa, dünyamızı, ülkemizi, çevremizi “yaşanılır”da
kılanlar, “yaşanmaz”da kılanlar bizlerizdir, yani insanlar ! Önce
“insan”! Hani derler ya “adam gibi adamdı…” işte öyle…
Sevgili okuyucularımız, can dostlarımız…Yaşamı yaşadıklarımızı
yaşatılanları fark etmeden, farkına varmadan anlayamayız neden ve
niçin bu yaşamın bize verildiğini… Ne olur artık fark edelim olup
bitenleri…Farkında olalım ve insan olmanın onuruyla davranalım
yaşamın getirdiklerine…Bir kısmınız okumuştur, geçenlerde bir
gazetenin sayfalarında… 24 yaşında genç, çağdaş ve hoş bir Avukat
İpek Ertürk arabasını Boğaz Köprüsünde durdurup, korkuluklardan
atlayarak yaşamına son veriyor… Arabasında bıraktığı evraklarda
hepimizin beynine, yüreğine kazıyarak yazması gerekli bir not
bırakıyor. Diyor ki yavaş yavaş delirdim kimse fark etmedi!
Sarsıldım bu notla… Ne diyordu bizlere ölüme gitme cesaretini
gösterip geridekilere akıllı bir mesaj veren genç arkadaşımız?… Fark
etmediniz !..Düşünüyorum da ben,sen, çoğumuz neden fark etmedik,
fark etmiyoruz? Şöyle bir geçmişi kurcalayın bakalım… Bugüne kadar
yaşamınızda neleri fark etmediniz… Bugün çevremizde, ülkemizde,
dünyada olup bitenlerden neleri fark edebiliyorsunuz… Yitip
gidenleri fark etmek daha kolay…Elimizden, yüreğimizden,gönlümüzden
neler gidiyor veya gitmek üzere de farkındamıyız?
Nasıl bir dünya düzenine sürükleniyoruz da farkında mıyız?
Ülkemizde,sokağımızda evimizde neler değişiyor da farkında mıyız?
Eğer farkında değilsek bir şeylerin kim veya kimler suçlu? Belki
hepimiz, belki de ?.. Bitmez bu sorular,bu belkiler… Ama biliyorum
ki bu gidiş iyiye değil, farkındayım! Hadi birlikte farkına varalım
pek çok şeyin…
Aşkların,sevgilerin,dostlukların,insanlığın,paylaşımın,adaletin,vatanın,dünyanın…
2007 ‘nin hepimize, fark edeceğimiz ve fark ettireceğimiz anlar
getirmesi dileğiyle sağlık ,mutluluk ve bereket getirmesini
diliyorum…Kalın Farklılıkla!
KISA VADEDE
MUHTEMEL EKONOMİK GELİŞMELER
18 Aralık 2006 SON BASKI
2006’nın son dönemlerine girdiğimiz bu
günlerde ekonomi piyasaları dendiğinde akla gelen ilk üç kavram;
döviz ve faiz ile ilgili beklentiler de netleşmeye başladı.
ABD, euro belgesi, gelişmekte olan Asya bölgesinden ( Çin, Hindistan
) gelen dış verilerin içeride yaratacağı etkiler gittikçe dışa
bağımlı hale gelen ekonomimiz için önem arz etmektedir. Türkiye
bugün itibariyle reel sektörlere dayalı üretim ve istihdam yaratarak
büyüyen bir ekonomik model yerine ; sıcak para hareketleriyle
kendini finanse eden hizmetler sektörüne dayalı ve ithalat destekli
büyümeye bel bağlamış durumda. Böyle olduğu için de ekonomi
sayfalarında sanayi ve teknolojiye dayalı, ihracat ağırlıklı ekonomi
haberleri yerine borsa döviz ve faiz ne oldu, niçin oldu gibi gündem
daha ön plandadır. Amerika’ dan ve Avrupa’ dan gelen veriler doların
yıl sonuna kadar 1.500 YTL’ yi geçmeyeceği; Türkiye’de içsel
dinamiklerden kaynaklanan bir belirsizlik ve yanlış yönetim kararı
verilmediği müddetçe 2007 yılında da 1.600 YTL’yi aşmayacak bir kur
tahmininde bulunmak mümkündür. Avro nun dolara karşı değeri ise 2007
yılı boyunca 1.30’ ların altında bazı istisnai dönemler hariç
inmeyecek gibi görünüyor. Özellikle Çin’ in bugüne kadar sadece
dolar bazında tuttuğu rezervlerini başta avro olmak üzere
çeşitlendireceğini açıklaması doların yukarı yönlü hareketine engel
teşkil etmektedir. Borsa tarafında ise Türkiye Haziran krizinde
kaybettiği teknik puanları ancak toparlamış ve diğer gelişmekte olan
piyasalara göre 2006 yılında daha az getiri sağlamıştır. Borsanın
üçte iki ağırlığını yabancıların teşkil ettiğini de dikkate alırsak
yabancı alım ve satımlarının önemi 2007’de de devam edecektir. Kriz
sırasında 41-42 milyar dolaylarına inen Türkiye’deki sıcak para
stoku, Kasım verilerine göre tekrar 61 milyar dolar seviyelerine
yükselmiştir. Bunu yaklaşık 5 milyar doları yüksek reel faiz
getirili hesaplarda mevduat olarak göründüğüne göre yabancı fonların
yeni yıl tatilinden dönüşünden itibaren hisse senedi piyasasına
girme şansı da vardır. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile
ilgili AKP’ nin alacağı pozisyon, hisse senedi piyasasını direkt
etkileyecektir. Şu andaki beklentinin tersine başbakanın aday
olmaması borsayı ciddi anlamda yukarılara taşıyacaktır. Faiz
cephesinde ise Türkiye para politikalarına bağlı bir ekonomi yöntemi
ile idare edildiğinden ve yüksek borçlu ve de yüksek cari açıklı bir
ülke olduğundan 10 puanın altında reel faiz verecek bir düzeye henüz
gelememiştir. Seçim yılı olmasını da göz önünde bulundurursak sıcak
para çıkışlarına engel olmak açısından reel faizleri düşürmek pek
mümkün görünmemektedir. Nitekim Merkez Bankası başkanı bu yönde bir
açıklama yapmış ama akabinde Sayın Başbakandan fırçayı kamuoyu
önünde yemiştir (!)… Kanaatimce Merkez bankasının görüşü doğruya
daha yakındır. Enflasyon odaklı sorumluluk alan Merkez bankasının
faizleri ciddi oranda düşecek ve bunun getireceği riskleri
üstlenecek psikolojik ve ekonomik gücü yoktur… İnşallah yanılırız…
Ayrıca bugüne kadar yaşadığımız tecrübeler göstermektedir ki,
hükümet MB’nı eleştiriyorsa, banka doğru yoldadır (!). Hem de
yabancılara söz verdik: MB bağımsızdır diye (!).. Ama ancak para
yönetimi ile kısa vadeli ekonomik bir döngüyü sağlayabilen bir
siyasi otoritenin 2007 yılında geçireceği iki seçiminde getireceği
baskılarla ekonomik yapısal değişikliklere gideceğine ihtimal
vermiyorum…
2006’ya benzer, ama siyasi riskleri daha yüksek bir 2007 yılının
hepimize sağlık, mutluluk ve bereket getirmesini temenni ederim.
2007 YILI
HÜKÜMET BÜTÇESİ
17 Ekim 2006 SON BASKI
Hükümetlerin bütçe çalışmaları ve
görüşmeleri bir zamanlar Türkiye’nin siyasi ve ekonomi gündeminde
önemli yer tutar, özellikle Tv deki görüşmelerde iktidar ve
muhalefet partileri ciddi hazırlıklarla kamuoyunun önünde
tartışmalarda bulunurlardı. Liderlerin form durumlarını test etmek
içinde iyi bir fırsat olurdu. Dikkat ederseniz AKP iktidara
geldiğinden beri bütçe çalışmaları ve görüşmeleri medyada çok ön
planda görünmüyor.. Örneğin, bugünlerde 2007 bütçe çalışmaları
yapılıyor kaçımız bunun farkındayız ve medyanın gündeminde kaçıncı
sırada ? Herhalde bütçe çalışması yapan, hedeflerle performanslarını
bu plana, bu programa göre ciddiyetle yapan kurumsal özel şirket
kuruluşlarının ilgili yöneticileri ve kamunun yöneticileri dışında
ülke vatandaşımızın çok umurunda değil…. Nedenini biliyorsunuzdur
sayın yurttaşlarımız; ama hatırlatmakta fayda var. Çünkü, Türkiye
Cumhuriyetinin bütçeleri son yıllarda IMF’nin verdiği hedefler,
rakamlar ve şablonlara göre yapılıyor. Bunun haricinde bütçede fazla
oynama yaparsan tokadı yersin … Hani piyasalar ne oluyor diye
konuşuyoruz ya, işte o piyasalar bu şablonlara uymasa karışır,
hepimizin iş yaşamı allak bullak olur…
Oysa bütçenin hepimiz için çok önemi olması gerekir. Çünkü bütçeyle
gelecek yıl sevgili halkımızdan ne kadar para toplanacağı ( bütçe
gelirleri ) ve bu paraların nerelere harcanacağı ( bütçe giderleri )
belirlenir. Türkiye Cumhuriyetinin değerli parlementerleri bu kadar
değerli bir çalışmaya pek alaka göstermezler, Zira onların elleri ve
kolları iktidardakiler için ‘yes’, muhalefettekiler için ‘no’
anlamında şekil alır. ( Görüyorsunuz yayınlarımızda global kelimeler
kullanıyoruz. Galiba bende T.C vatandaşlığı yerine, global
vatandaşlığa terfi ediyorum! ) Yani formaliteler yerine getirilir.
Sevgili dostlarım çok ilgilenmesenizde ben size 2007 yılının bütçesi
ile ilgili bazı ipuçları vereyim.
► Bütçenin gelir kalemindeki vergiler
azaltılmayacak. Dolaylı vergiler yani KDV ve ÖTV gibi direkt
cebinizden günlük çıkan vergilerin ağırlığı devam edecek.
Özelleştirmeler iyi yapıldığı için eski KİT lerden gelecek kaynak
yok gibi. Özelleştirme satışlarından gelecek paralar giderek
azalıyor. Bu durumda gelirleri arttırmak güç gibi
► IMF gider tarafını iyi kontrol
ediyor. Faiz dışı fazlaya çok özen göstererek harcamalara fren
koyuyor. Zaten borç miktarı fazla olan ve sürekli yüksek reel faiz
vererek nakit akımını döndüren bir maliye politikamız olduğu için
gelirlerin çok önemli bir kısmı faiz ödemelerine gidiyor. Sosyal
güvenlik kuruluşlarının açıkları, ve kamu personeli ödemelerinide
buna ilave edersek sevgili T.C vatandaşları, hükümetinizin yapacağı
yatırım, yaratacağı istihdam kalmıyor. İlgili bakanların yaptığı ön
açıklamalardan 2007 yılı bütçesinin önce felsefe, sonrada icraat
anlamında 2006 dan çok farklı olmayacağı anlaşılıyor.
Dalayısıyla hükümet 2007 de bütçe açığını büyütmeyi faiz dışı
fazlayı küçültmeyi ve harcama kalemlerini açmayı düşünüyor ise 2007
seçim yılından beklentileri olanlar hayal kırıklığı yaşayacak gibi
görünüyor. Tabiki şimdilik… önümüzdeki seçimlerde çok özel
gelişmeler olmazsa IMF kontrolündeki 2007 bütçesi halkımızın
refahına pek katkıda bulunmayacak … olsun varsın… Biz yinede
akrabalık komşuluk ve arkadaşlık, dostluk ilişkilerimizle dayanışma
halinde yaşamaya devam ederiz ve demokratik yurttaşlık haklarımızı
kullanmadan bir seçimi daha idare ederiz dimi ??? Unutmadan bir şey
daha söyleyeyim; Maliye Bakanı 2007 yılında mevcut vergilerde artışa
gidilmeyecek diyor ya, demek ki yıl sonuna kadar vergi ve harçlarda
mutlaka artış veya yenileri olacak. Alın sizin bütçenizde bir delik
daha hükümetin bütçesini yamamak için…
2006’ NIN
SON ÇEYREĞİNDE EKONOMİ VE PİYASALAR 28
Eylül 2006 SON BASKI
Türkiye ekonomisi
2006 yılını Mayıs ayındaki dalgalanma hariç makro hedeflere yakın
rakamlarla tamamlayacak gibi görünüyor. Bu görüntünün her şeyin
yolunda olduğu ve yarınlara güvenle bakabiliriz anlamına gelmesi
gerekirken, maalesef piyasa oyuncularının ve halkın davranışları bu
yönde değil. Neden? AKP Hükümetinin büyük bir çoğunlukla tek parti
iktidarı olarak hem IMF ile birlikte Kemal Derviş döneminden
kurgulanması yapılan makro ekonomik planları aynen devam
ettirmesine, hem de enflasyonu tekli rakamlara çekmesine ve büyümeyi
% 5’ lerin üstünde tutmasına rağmen hepimiz ekonomik geleceğimizden
endişeliyiz. Bunun nedeni; ekonomik bağımlılıktır. Ekonomik
bağımlılık siyasi bağımlılığa yol açan ön hastalıktır.
Kişisel yaşamımızdan bir örnekle bir soru soralım. Arkadaşından
önemli oranda borç aldığında ve bu borç süreklilik arz ettiğinde, o
kişiye karşı davranışlarında özgür iradenin sana söylediklerini
uygulayabilir misin? Cevap net : Hayır. Bir ülke düşünün ki
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Osmanlı’dan kalan borçları dahi
kabul edip ödemiş, kapalı ekonomi modeli içinde 1940’ları, 1950’leri
tutumlu bir yaşamla geçirmiş, 1965’lerden itibaren Amerika
yardımları ile başlayarak uluslararası piyasalardan borçlanarak ilk
sanayi ve enerji yatırımlarına başlamış, 1980’lerden itibaren
uluslararası piyasa kurallarına kapılarını ve AB’ ye gireceğim diye
gümrüklerini açmış. Böyle bir ülkenin iç piyasası dahi artık dış
piyasalardan etkilenmeye açıktır. Ne yani bu oyunun içinde olmasa
mıydık; AB’ye, ABD’ye kapalı mı kalsaydık diyebilirsiniz. Cevabım;
oyunun kurallarını rakibin gibi oynamaya gücün varsa tabi ki açık
ekonomi modeliyle yola devam etmek. Ama böyle bir gücün olduğuna
inanmıyorsan veya gerçek anlamda yoksa o ligde maç yapmamak gerekir.
Ancak, bu saatten sonra Türkiye’de kimse AB’ye girmeyelim, ABD ile
ilişkilerimizde haddini bildirelim gibi söylemleri açık ve net
olarak ifade edemez. Hangi siyasi lidere bu konularda soru sorsanız
cevaplar ne evet, ne de hayır gibi kısa cümleler şeklinde olmaz.
Paragraflarla ifade etseler dahi aslında cevap veremezler çünkü bu
bir güç ve denge oyunudur.
Bu bakış açısıyla ya ne olacak piyasaların durumu, ekonomik
refahımız, gelirimiz artacak mı gibi soruların cevabı; içerden
gelecek sesler kadar, dışardan gelecek seslere de kulak vermekten
geçmektedir. Bugün ekonomi piyasalarından bahsedildiğinde hepimiz
döviz, faiz, borsa üçlüsünü izleyerek kararlarımızı vermekte,
tahminlerimizi yapmaktayız. Benim döviz ile, faiz ile, borsa ile
ilgim olmaz diyenler de dolaylı olarak olanlardan etkilenmektedir.
Artık hiç ilgisiz olmak bile piyasaların domino etkilerinden
kurtulmamızı sağlamaz. Sadece hepimize bedeli ödemede düşen pay eşit
yansımaz. En ilgisiz dağ başındaki çoban bile piyasalardaki
olumsuzluğun faturasına katlanmak zorundadır. O, bunu dolaylı vergi
yoluyla öderken birilerimiz daha direkt bedelle öderiz. Örneğin;
işimiz batabilir…
Mayıs ayında ufak bir dalga yaşadık. İkincisi ne zaman ? Türkiye ve
benzeri gelişmekte olan ülkelerle ilgili dışarıdaki uluslararası
kuruluşların rapor ve yorumlarına bakarsak ikinci bir dalga gelecek
gibi. Gerek veriler, gerekse yorumlar ve tavsiyeler bunu doğrular
yönde. Gelecek yılın seçim yılı olması nedeniyle siyasette riskler
büyüyor. Faizler yüksek, reel faizler çok yüksek, ekonomide riskler
büyüyor. Piyasaların ipleri zaten yabancıların elinde. Örneğin;
İMKB’nin üçte ikisi yabancıların portföyünde. Dün dalgalı kur iyi
olur diyenler, şimdi acaba sabit kur mu diye fikirler yürütüyorlar.
Türkiye gel-gitler içinde bir yön bulmaya çalışıyor ama kendi
iradesi ile bu konuda kısa vadede çözüm bulması zor. Hepsinden
önemlisi üretime ve ihracata dayalı tarımı tamamen safdışı bırakan
bir ekonomi politikası ile rekabetçi ve güce dayalı bir ekonomik
davranışımız olamaz uluslararası piyasalara karşı. Bugünkü büyümemiz
ithalata ve ucuz dövize bağlı bir model ve kesinlikle geçici. Buna
gelir dağılımının çarpıklığını da ilave edersek 2006’nın son
çeyreğinde olmasa bile 2007’de bir dalgalanma olasılığı güçlü
görünmekte. Tedbirli ve ihtiyatlı gitmekte, bugün alacağımız
ekonomik önlemleri yarına bırakmamakta ve riskleri dağıtmakta fayda
var.

ENFLASYON VE PİYASALARDAKİ BEKLENTİLER 04 AĞUSTOS
2004
Temmuz’da toptan
eşya fiyatları (TEFE) yüzde 1.52 geriledi. Tüketici fiyatlarında
(TÜFE) ise yüzde 0.22 oldu. Gerilemede tarım fiyatlarındaki
mevsimsel gerileme önemli bir rol oynadı. Ayrıca, gıda
fiyatlarındaki yüzde 0.6’lık düşüşün de TÜFE artışının düşük
çıkmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Bu düşüşle TEFE’de yıllık
enflasyon yüzde 9.44’le yeniden tek haneye indi. TÜFE’de ise yıllık
oran önceki aya göre biraz artarak yüzde 9.57 oldu. Eğer,
beklentilere uygun olarak IMF ilişkilerinde bir sıkıntı yaşanılmazsa
hükümetin yıllık yüzde 12’lik hedefini tutturabileceği görünüyor.
Ancak, 44 dolarlık fiyat ile 1983 yılından beri en yüksek seviyesini
gören petrol fiyatlarındaki artış tüm ithalatçı ülkeler gibi Türkiye
için de en önemli risk olarak karşımızda durmaktadır. Petrol İhraç
Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) Başkanı’nın üretimi hemen
arttırabilmelerinin mümkün olmadığını beyan etmesi kısa vadede,
yüksek talep baskısı ve Ortadoğu’daki şiddet olaylarının etkisiyle
de sorunun öneminin büyüklüğüne işaret etmektedir.
Piyasaların
görüşlerine önem verdiği JP Morjan, Deutsche Bank gibi kuruluşların
raporlarında IMF ile üç yıllık anlaşmanın yerinde olacağını
belirtmeleri; cari açık, dış ticaret açığı ve kamu finansmanı gibi
konulardan doğabilecek endişeli beklentileri hafifleteceğinin
ifadeleridir. Geçen hafta büyük holdinglerimizin Yönetim Kurulu
Başkanları Sayın Mustafa Koç, Sayın Güler Sabancı ve Merkez Bankası
Başkanı Sayın Serdengeçti’nin de kısa aralıklarla benzer beyanatlar
vermesi, IMF ile yapılacak anlaşmanın biran evvel sonuçlandırılması
yönünde hükümete dolaylı mesajlardır. Bütün bunlar, IMF rotalı bir
makro politika olmadığı durumlarda hükümetin populist ekonomik
politikalar uygulayabileceği endişesinden kaynaklanmaktadır.
Piyasaların faizden borsaya, kurdan enflasyona kadar beklentilerinin
en önemli anahtarı son yıllarda olduğu gibi yine IMF... Ekonominin
tüm oyuncuları IMF ile birlikte yürümenin doğruluğundan söz etmekte.
Ama biz bir kez daha 1991 – 2001 yılları arasında Arjantin – IMF
birlikteliğinin sonuçlarının da unutulmaması gerektiğini
hatırlatalım... Geçmişi unutmadığımız ölçüde hata riskimiz
azalacaktır.

İHRACATTA KURUN ETKİSİ 04 AGUSTOS 2004
İhracat ithalat
dengesinde Türkiye aleyhine gelişen dış ticaret açığı sorununda
paramızın kur karşısındaki değerinin önemli rolü olduğuna dair
yaygın bir görüş vardır. Hatta, Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı
Sn. Tüzmen ve İhracat lobisi sık sık kurun ihracatçıların lehine
geliştirilmesi yönünde temennilerde bulunurlar. Merkez Bankası’nda
görevli üç araştırmacı Faruk Aydın, Uğur Çıplak ve Eray Yücel’in
“Türk Ekonomisi İçin İhracat Arzı ve İthalat Talebi Modelleri” adlı
değerli araştırmaları ihracatta kurun etkisinin çok da önemli
olmadığını ortaya koymuştur. Araştırmada reel milli gelirin uzun
vadede ihracatı etkileyen en önemli değişken olduğu sonucu çıktı.
Buna göre milli gelirdeki her yüzde 1’lik artış uzun vadede ihracatı
yüzde 1.9 arttırıyor. Yani, yaklaşık 2 katı bir artış. Kısa dönemde
ise reel gelirin ihracata etkisi az. İhracat fiyatlarındaki yüzde
1’lik artış ise uzun vadede ihracatı yüzde 1.1 düşürüyor. Kısa
vadede bu etki azalıyor. Birim işgücü maliyetlerdeki yüzde 1’lik
artış ihracatı hem kısa, hem de uzun vadede yüzde 0.2 oranında
düşürüyor. Buna göre ihracatta son yıllarda yaşadığımız gerçekler,
araştırmanın neticeleriyle örtüşüyor. Yani TL. değerlendiği ve
kurlar beklenilen oranda artmadığı halde ihracat artıyor. Demek ki,
bu sütundan sık sık vurguladığımız bir gerçek de bu araştırmayla
desteklenmiş oluyor. Ücretlerin gerilemesi ve verimliliğin
artmasıyla düşünülen birim işgücü maliyetleri ihracatın artmasında
en önemli etken. O halde ihracat ürünlerimizin ve hizmetlerimizin
satışında yeni rekorlar kırabilmemiz için maliyetlerin içindeki emek
değerinin düşük tutulmasına devam edilmelidir. Herhalde, ne
dediğimiz bir kez daha anlaşıldı !!! İhracat lobisinin asgari ücret
belirlemesinden önce verdiği mesajlar da tam yerine oturmuş oldu.
İhracatın rekorlar kırmasına katkıda bulunan tüm çalışanlara ülkemiz
adına bir vefa borcumuz daha oldu ! ...

PİYASALARDA ENFLASYON MORALİ ÖZELLEŞTİRME
TEDİRGİNLİĞİ
04 HAZİRAN 2004
Bu haftaki ekonomik
veriler genelde olumlu. Tüpraş özelleştirilmesi ile ilgili İdari
Mahkeme’nin satış iptal kararı hariç genel olarak piyasalara pozitif
moral geldi. Özellikle enflasyon rakamlarının yıllık bazda son 32
yılın en düşük düzeyine, beklenilen tek haneli rakamlara düşmesi
piyasalara moral verdi. Tüketici fiyatları % 8.88 ile, TEFE ise
% 9.56 ile sevindirdi. Ayrıca, 42.5 dolara çıkan petrol fiyatları,
OPEC bakanlarının günlük 2 milyon varil üretim artışı için uzlaşmaya
varması ile 40 dolar seviyelerine geriledi. Ancak, Irak ve
Ortadoğu’da ABD ile ilgili belirsizlikler devam ettikçe petrol
fiyatlarında, emtea piyasalarında yukarı aşağı fiyat hareketleri
devam edecek gibi görünüyor.
Faiz cephelerinde
05.10.2005 kağıdında % 27 civarındaki faiz ile hafif bir gevşeme
yaşandı. 2005-2006 dış borç ödemelerinde belirginlik olmadığı
müddetçe piyasalarda tedirginlik olacaktır.
IMF heyetinin 8.
Gözden Geçirme görüşmeleri çerçevesinde yaptığı temaslarda finansal
piyasalardaki dalgalanmalar ve ilk defa orta vadeli beklentiler
konuşuldu.
ABD’den beklenen
istihdam rakamı da pozitif geldi. Mayıs’ta ABD ekonomisinde 248 bin
kişiye yeni istihdam yaratıldığı açıklandı. Beklenti 216 bin’di.
Olumlu haberler
ve gelişmeler döviz piyasasına da yansıdı ve dolar 1.491.000
seviyelerine kadar geriledi. Hafta içinde 1.525.000’e kadar çıkan
dolar, geçen haftanın son işlem günündeki 1.494.000’ye göre % 0.02
değer kaybetti. Euro ise 1.825.000 seviyelerinde % 0.01 değer
kaybetti. Parite 1.2225 olarak gerçekleşti. Parite hareketlerinin
1.20’ler civarındaki bir miktar üst pozisyondaki teknik beklentisi
devam ediyor.
İç piyasalardaki
beklentilerin ışığında doların hareketi 1.500.000 seviyelerinde
devam edecek, 1.490.000’ın altına kısa vadede düşme beklentisi yok.
TMSF’na Çukurova Grubu’nun yeni bir teklif götürdüğü haberi,
enflasyondaki moral ile birleşince IMKB-100 haftayı 17.708 ile
en yüksek seviyesinden kapadı. Haftalık % 2.2 getiri sağladı.
Borsada
özelleştirme ve Çukurova Grubu’nda olduğu gibi özel haberlere bağlı
dalgalanmalar olabilir. Yatırımcıların günlük hareketlerde dikkatli
olmasında fayda var.
1 Milyar TL. bir
haftada ne oldu ?
$
997.992
Euro
998.905
IMKB-100
1.021.988
Faiz
1.005.000

ÖZELLEŞTİR-(ME)! 04 HAZİRAN 2004
Evet, her hükümetin
programında yer alan özelleştirme, bu hükümet devrinde de
özelleştirilemedi ! Enteresan bir ifadede bulunduk. Özelleştirme
özelleştirilemedi !
Türkiye’nin en büyük
ve en çok kar eden sanayi kuruluşu Tüpraş’ın özelleştirilmesi
mahkemece iptal edildi. Şimdi Özelleştirme İdaresi Danıştay’da
temyize gidecek. Sonuç ne olursa olsun iş uzayacak ve sıkıntılı,
dedikodulu, yorucu bir dönem yaşanacak. Özelleştirme yapılırken
uluslararası konjoktür ve iç piyasalardaki beklentiler çok önemli.
Ancak, hükümetin kadrolaşma yaparken bu gibi ciddiyet, kararlılık ve
güvenilirlik gerektiren işlerde deneyimli, özel sektör tecrübesi de
olan, hukuk ve mevzuatla ilgili prosedürlerin uygulanmasında
dikkatli olan, yıpranmamış ve hızlı hareket edebilen insan
kaynaklarına ihtiyacı var. Tüpraş örneğinde olduğu gibi işin önemli
aşamaları geçilip, sonuçlanma aşamasında hukuka takılmak iş
bilmezliğin de bir işareti değil mi ? Satılan şirket bir özel sektör
malı değil, kamu malı olduğu için buradaki süreç ayrı bir titizlilik
istiyor. Aksi takdirde, bugüne kadar yapılanların da bir değeri
kalmıyor. Ayrıca, her iktidarda özelleştirmenin ayrı bir yap-boz
oyunu haline getirilmesi özellikle istikrarlı ve güvenli ilişkilerde
bulunmak zorunda kaldığımız kurum ve kişilerde geleceğe yönelik
tereddütler oluşturuyor. Bunu takip eden özelleştirme isteklerine
ciddi talep gelmiyor ve Türkiye riskini içerdiğinden fiyatlar aşağı
düşüyor. Şirketler daha önceki dönemlerde konuşulan fiyatları
etmiyor. Bunları yaşadık. Öğrenmemiş olmamız toplumsal hafızamız
açısından üzücü. Gittikçe geldiğimiz nokta; Özelleştirme İdaresi’nin
de özelleştirilmesi... Ne dersiniz ? Herşey daha makul olmaz mı ?
Yoksa, esasında bilip de bilmezden gelmemiz gereken önceden
tasarlanmış bir özelleştirme senaryosu mu var daha derinlerde ? ...

KUR, BORSA, FAİZ ÜÇGENİNDE DÖVİZ UÇUYOR
07 MAYIS 2004
Dolar ($)
yükselişini sürdürerek 1.500.000.-TL. seviyelerine yükseldi. ABD
istihdam verilerinin beklenenden pozitif çıkması 1.500.000.-TL. ve
üstünü zorlamaktadır.
Geçen haftayı
1.420.000.-TL.’den kapatan doların haftalık getirisi % 5.6 gibi
önemli bir oranda gerçekleşti. Euro 1.795.000.-TL. seviyelerinde
haftalık % 5.5 kazanç getirmiştir. Parite Ø 1.195 seviyelerinde
olup, psikolojik sınır 1.20’yi henüz aşmamıştır. Kur sabitlemesi
yapılmayan işlemlerde söz konusu parite iç piyasa için dengesizlik
yaratmamaktadır.
Borsa IMKB 100, bu
haftayı beklenilenin altında 17.001 seviyesinde kapatmıştır. ABD
ekonomisindeki beklenti ve gerçekleşmelerle dolar, dolar arz
talebindeki değişimler ve iç siyasi konjoktürdeki gelişmeler
özellikle YÖK ve İmam Hatip tartışmaları borsadan çıkışı
hızlandırmıştır.
Haftalık kayıp % 5.6
seviyelerinde yüksek oranda olmuştur. Geçen hafta borsa döviz
değişimi yapanlar haftalık % 10’un üzerinde net getiri
sağlamışlardır.
Yaz durgunluğuyla
birlikte gelecek aylar halka arzların gündemde olduğu bir döneme
gelmektedir. 28 Haziran’daki Nato Zirvesi ve 10-13 Haziran AB
Parlementerler seçimleri ile ilgili haber ve beklentilerin
getirebileceği hareketler dışında önümüzdeki kısa dönem pozitif
görünmemektedir. Ancak unutulmamalı ki, borsadaki hızlı ve dik
düşüşlerin peşinden dik çıkışlar olabilir. Özellikle 17.000
seviyelerinin altında 16.500’e inildikçe günlük dikey çıkışlar
kazanç getirebilir.
Repo faizlerine
gelince, yükselen trendlerde direnç % 23.3 seviyelerinde, haftalık
repo faiz ortalaması ise % 22.4 olarak gerçekleşmiştir. Dövizdeki
yükselişle karşılaştırıldığında en verimli noktalarda alım-satım
işlemlerinde dahi 1-2 puan civarında getiri olmaktadır.
Kurlardaki gelişme
önümüzdeki haftalarda faizlerde oynamalara neden olabilir. İç piyasa
yatırımcıları borsadan ziyade kur ve faiz oranlarına göre parasal
hareketlerini düzenlemektedirler.
1 Milyar TL. bir
haftada ne oldu ?
$
1.056.000
Euro
1.055.000
IMKB
944.000

Repo 1.010.000

MAKRO PİYASALARDA 2004 BEKLENTİLERİ
07 MAYIS 2004
Son günlerde
yaşanılan gelişmeler ve ekonomik verilere göre 2004’ün bundan
sonraki dönemleri ve gelecek yıl için gelişmiş ülkelerin mevcut para
ve maliye politikalarını bugünkü haliyle sürdürebilmeleri mümkün
görülmüyor. Makro ekonomik politikalarda başta ABD olmak üzere
yapılacak değişiklikler, gelişmiş piyasalarda faizlerin yükseleceği
sinyalini vermektedir.
Dolayısıyla, faiz
farklarından Türkiye ve benzeri gelişmekte olan ülkelere dönemsel
geçiş yapan sermaye ve fon hareketleri geri dönüş yolculuğuna
başlayacaktır. Bu nedenle başta Çin olmak üzere Asya ülkelerinin
üretimi ve ihracat hacimleri dolar ve faiz gelişmelerine göre
etkilenme sürecine gireceklerdir.
2003 verilerine
baktığımızda Türkiye de dahil bu tür pazarlardaki ticari dengelerde
bozulma dikkati çekmektedir. Dış ticaret açıklarındaki büyüme
nedeniyle, IMF ve diğer yönlendirici uluslararası kuruluşlar uyarıda
bulunmuşlardır. ABD’deki faiz yükselmelerinin çok hızlı
gerçekleşmeyeceği tahminleri 2004 yılı için radikal değişime işaret
etmese de piyasalar dikkatle izlenmeli, hükümet mali ve para
politikalarına hassas olmalıdır. Bugünkü mevcut pozitif faktörlerin
etkisi azalabilecektir. Dolayısıyla üretim, istihdam, ihracat, dış
dengedeki bozulma gibi konularda yapısal değişiklikler için
senaryolar ve buna bağlı uygulamaların elde hazır tutulmasında fayda
vardır.
Konjoktürel olarak
bugüne kadar önemli yapısal değişikliklere ihtiyaç olmadan
karnesinde başarı notu gözüken hükümet, bu değişikliklere
hazırlıksız yakalanırsa hem prestij kaybeder, hem de güven ortamının
kaybolmasıyla sıkıntılı bir dönem yaşayabilir. Ekonomik gelişmelerle
birlikte hükümetin özellikle iç siyasette yarattığı acaba (!)
sorularına da dikkat etmesi gerekiyor. Özellikle eğitimle ilgili
tartışmaları ve toplumsal huzursuzluğu gündemde tutmak hepimizin
zararına olmaktadır.

ENFLASYON DÜŞÜYOR, FAİZ
DÜŞMÜYOR 07 MAYIS 2004
Haziran ayı
enflasyon oranları bir önceki sene tüketici fiyatlarında (TÜFE)
yüzde 0.13, toptan eşya fiyatlarında (TEFE) yüzde 1.05 azaldı. Yıl
sonunda hükümet bütçesinde yüzde 12 olarak hesaplanan enflasyon
yılın ilk altı ayı itibariyle TÜFE’de yüzde 3.05, TEFE’de yüzde 8.14
olarak gerçekleşti. Haziran ayı itibariyle 12 aylık ortalamalara
göre yıllık enflasyon TÜFE’de yüzde 16.51, TEFE’de yüzde 13.73 oldu.
Bunun anlamı şu; geçen 12 aylık dönemde halkımız bir yıl önce aldığı
aynı mal ve hizmete yüzde 16.51 oranında daha yüksek ödeme yaparak
satın alabiliyor. Bir diğer ifadeyle, eğer bir kişinin geliri son 12
ayda net olarak yüzde 16.51 oranında artmamış ise, o kişinin harcama
gücü azalmış, yaşam seviyesi düşmüş ve hayat onun için
pahalanmıştır.
Peki, hayat yüzde
16.51 pahalanırken, yasal faiz geliriyle geçinenlere ne olmuştur ?
6 Temmuz ihalesinde hazinenin, gösterge bonoda 5 Ekim 2005 vadesine
göre bileşik faizli borç oranı yüzde 26.50 olarak gerçekleşmiştir.
Yani, yüzde 15 civarında seyreden reel faizlerin önümüzdeki
dönemlerde de sürmesi bekleniyor. Bu oranın altında henüz hazine
borçlanamıyor. Dolayısıyla, parası olanların faizde
değerlendirmeleri durumunda net yüzde 15 kazançları olmaya devam
edecek. Nitekim geçen bir yılda dövizini bozdurarak vadeli hazine
bonosu alanların 1.000 doları 1.573 dolar, borsaya girenlerin 1.000
doları ise 1.569 dolar olmuştur. Parasını bir yıllık TL. mevduatta
tutanların 1.000 doları ise 1.330 dolar olmuştur. Parasını dolarda
tutanlar ise sadece % 5.2 kazanç elde etmişler. Demek ki sıcak para
devlet kağıdını sevmiş ! Reel faizlerin yüksekliği finans kesiminden
de ihalelere yoğun talep sağlıyor.
Normal şartlarda,
Temmuz’un son haftasına kadar önemli bir itfası olmayan hazinenin bu
orandan borçlanmaması gerekirdi. Ancak, hazinenin günlük nakit
dengesine karşın bu şekilde borçlanması kanaatimizce, uzun vadeli
faizi bu tutarlarda yakalamışken gelecek bir yıldaki bazı
olumsuzluklara karşı tedbirli olma kaygısından kaynaklanmıştı.
Yaz aylarında
dövizde önemli getiriler beklenilmiyor. Daha önceleri belirttiğimiz
gibi en azından Ekim ayına kadar dövizde kalmanın pek cazip
olmadığını söyleyebiliriz. Borsada ise kar realizasyonlara bağlı
satışların olduğu dönemler yaşanılarak, 18.000 averaj seviyelerinde
bir yaz dönemi geçirilecektir. Ama, hisse bazında cazip karlılıklar
söz konusu olabilir. Özellikle, ucuz kalmış Koç ve Sabancı Grubu
hisselerle, halka açılma fiyatlarının altında işlem gören hisseleri
takip etmenizi öneririz.
Söz konusu
hisselerden yapılacak orta vadeli bir portföy, yıllık bazda
alternatif yatırım araçlarına göre daha karlı olabilir.

YEREL YÖNETİM EKONOMİSİ 07
MAYIS 2004
T.B.M.M.’nin
yasalaşma sürecinde önem verdiği yasalardan birisi de “Yerel
Yönetimle Reform Yasası”. Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yapılan son
değişikliklerde yerel idareler tarafından önerilen yeni borçlanma
imkanları muhalefet partisi CHP’nin de desteği ile daha da
genişletiliyor. Daha da ötesi, yerel yönetimlerin borçları tahkim
ediliyor. Geçmişe dönüp baktığımızda bu tür tahkim uygulamaları
ülkemizde genellikle Hazine’nin kamu kurumlarından olan alacaklarını
silmesi ile sonuçlanmıştır. İktidar değişikliklerinde özellikle bu
tür uygulamalar mutlaka yapılır. Göreceksiniz ki yine öyle
olacaktır. Ancak, hafızası zayıf Türk halkının bu özelliğini bilen
siyasetçiler nasılsa unutulacak diye hiç çekinmeden borç silme
operasyonlarını bir bir halleder. Haksız da değiller ! Son yapılan
güvenilirlik anketine göre, en güvenilir adres Çankaya Köşkü, en az
güven duyulan milletvekilleri çıkmasına rağmen, seçim zamanlarında
demokratik tercih bu tür anketlere göre çıkmaz. Bunun bilincinde
olan deneyimli Türk büyükleri siyaseti topluma hizmet sanatından
çıkarıp, profesyonel bir meslek haline getirmişlerdir. Ne demiş
büyüklerimiz; “İş bilenin, kılıç kuşananın”.
Peki neden yerel
yönetimlere yeni borçlanma imkanları tanınmak isteniyor ? Çünkü,
Ankara’da deniz bitti. IMF’nin sıkı takibi ve programlarından sapma
olmaması için yaptığı yakın markajı iktidar ve muhalefet partisinin
yandaşlarına bazı imkanlar tanınmasında engel olmaktadır. Hükümetin
zorlayıcı bir baskı olmadan IMF programlarını bir disiplin içinnde
uygulayamayacağına duyulan güvenden dolayı, uluslararası
kuruluşlarla mevcut görüntünün devam ettiğinin resmi verilmelidir.
Ancak, meclisteki büyüklerimizi oraya taşıyanlara da birşeyler
yapmak lazım. İşte, zurnanın ses çıkardığı delik tam burada ötecek !
Yerel yönetimlerde, yeni çıkacak yasalarla sağlanan imkanların
nerelerde, nasıl ve kimler tarafından kullanılacağını hep birlikte
göreceğiz... Göreceğiz de ne olacak ? Hiçbir şey ! Daha önce kamuoyu
önünde, özellikle Büyükşehir Belediyeleri’nde yapılanlarla ilgili
pek çok iddia, hatta hukuka intikal etmiş hadiseler oldu. Sonuç, o
defterler kapandı, yeni defterler açmak lazım... Yeni, ak sahifeler
! Kirlenince de başka yeni yasalarla temizlenir...
İster kamu kuruluşu
olsun, ister özel sektör, ister şahıs, ister tüzel kişilik...
Borcunu ödeyecek veya küçük borçlarını ödemek için çırpınanlar saf
durumuna düşürülür ve cezasız kalmazlar. Ama, büyük borçlular bu
ülkedeki hukuk ve idare düzeninde her zaman avantajlıdırlar.
Yeni borçlanma
imkanlarından faydalanmak isteyenlere öneriler : Sakın ha küçük
işlerle ilgilenmeyin, sizleri en büyük borca sokacak projeniz
hangisi ise onu gerçekleştirmeye çalışınız. Haydi hayırlısı !

2005 YILI MAKRO EKONOMİK
BEKLENTİLERİ
Hükümetin makro ekonomik göstergeler açısından
karnesinin iyi olduğu 2004 yılından sonra , gelecek dönem için
ortaya koyduğu bütçe hedeflerinin büyüklüklerine bir göz atacağız ve
buna göre iş dünyamız ile ilgili tahminlerde bulunacağız.Öncelikle
2005 bütçesinden önemli satırbaşlarını özetleyelim ;
-
2005 bütçesi 115.4 katrilyon liralık bir gider ,
126.3 katrilyon liralık gelir yani 29.1 katrilyon lira bütçe açığı
öngörüyor.Çok konuşulan faiz dışı fazla öngörüsü ise 24 katrilyon
lira.Önemli bir gösterge faiz giderleri 56.4 katrilyon lira.Buna
karşın yatırımların tutarı 10.1 katrilyon lira.
-
Geçmiş bütçelerden farklı olarak bütçe açığı
azalıyor , hem reel hem nominal olarak. 2004 ‘ de 95 katrilyon
olarak öngörülen ama faizler daha az gerçekleştiği için 34
katrilyon civarında gerçekleşecek bütçe açığının 2005 beklentisi 5
katrilyon daha az. Aynı zamanda GSMH (Gayri-safi milli hasıla) ‘ye
oranı olarak da azalma olacak.Faiz giderlerinin 2005 ‘de hem reel
hem de nominal olarak azalacağı tahmin ediliyor.2004 için 65
katrilyon civarında öngörülmüş , reel gerçekleşme ise 58.5
katrilyon gibi tahmin ediliyor.2005 ‘ deki bütçe teklifi ise 56.4
katrilyon seviyesinde.Dolayısıyla nominal azalma hem bütçe
açığında , hem de faiz giderlerinde ilk defa karşılaşılan bir
durumdur.
-
GSMH ‘ nın 2005 yılı için 300 milyar dolara
yaklaşacağı 298 milyar dolar olarak gerçekleşeceği bütçede
öngörülüyor.Bu rakam Türkiye ‘ yi dünyanın ilk 20 ekonomik
büyüklüğünün içine sokar.2003 ‘ ü 240 , 2004 ‘ ü 260 milyar dolar
kabul edersek büyüme devam edecek , 2001 ‘ de 144 milyar dolarlık
rakama göre 2005 ‘ de ekonomi ikiye katlamış olacak.
-
Son iki yılda yatırım harcamalarını 8 katrilyonun
altında kaldığını 2004 ‘ ün bütçesinin 7 katrilyon lira olduğuna
dikkat edersek , 2005 ‘de öngörülen 10.1 katrilyon liralık yatırım
planlaması reel sektörün kamu kaynaklı iyileşmeye gideceğinin
işaretidir.
-
2004 ‘ de % 12 hedeflenen enflasyon beklentilerin
altında tek haneli rakamlarla gerçekleşecek.2005 için enflasyon
hedefi % 8 , büyüme hedefi ise % 5 olarak konmuştur.
-
Kişi başına milli gelir 2005 için 4.128 dolar
olarak öngörülüyor.AB hesaplama yöntemine göre yeni sistemde bu
rakamın Türkiye için 6 bin doların üzerinde olduğu söyleniyor.
-
2005 bütçesinde hem enflasyon hem büyüme hem de
makro ekonomik göstergeler açısından istikrar ve güven unsurları
ön planda tutuluyor.Bu yatırımcıları özellikle yabancı sermayeyi
cesaretlendirmek için önemli.Ayrıca IMF ile yeni anlaşmanın
kesinleşmesi yatırımcılar açısından bir güven unsuru.
-
2004 yılındaki büyüme geniş ölçüde verimlilik
artışı ve kapasite kullanım oranlarının yüksek tutulmasıyla
sağlandı.Lokomotif sektörlerden finans ve inşaat yeni toparlanmaya
başladı.İşsizlik oranlarındaki bir miktar pozitif beklenti ancak
2004 ‘ ün sonlarına doğru gerçekleşmiştir.Yüzde 10,5 olan işsizlik
, 2004 ‘ ün son çeyreğinde yüzde 9,3 ‘ e inmiştir ama yine de
makro göstergelerin en başarısızıdır.
-
Petrol fiyatlarının artışı bazı olumsuzlukları ve
riskleri ekonomiye yüklerken bazı fırsatları da yaratıyor.Petrol
gelirleri bu yıl ciddi artış gösteren Suudi Arabistan , Rusya ve
İran gibi ülkelere başta inşaat olmak , üzere her iş de yönelmekte
fayda olacaktır.İhracat talebinin bu ülkelerden artması
öngörülmektedir.
-
Sanayideki büyüme 2005 ‘de 2004 oranında olmasa
bile devam edecek , tarımda küçülme yaşanacaktır.Başta
makine-teçhizat olmak üzere metal eşya , toprak ürünleri , kimya ,
tekstil gibi sektörlerde büyüme bir miktar daha devam edecektir.
-
2005 bütçesinden % 6,5 ‘lık bir faiz dışı fazla
öngörülerek bütçe dengeleri oluşturulmuştur.Yapısal reformların
tamamlanmasına yönelik yasaların çıkarılmasına devam edilerek
bütçe disiplinine uyulacağı mesajı verilmektedir.
-
Dış satımda önemli bir sektör olan tekstil 2003
‘deki duraklamadan sonra 2004 ‘de yüzde 8 ‘ e yaklaşan bir büyüme
sağlamıştır.Kur riskleri dikkate alınarak , tekstildeki rekabet
devam edecektir.
-
Bazı kesimler tarafından merakla beklenilen 17
Aralık AB müzakere takvim tarihine herşeyi değiştirebilecek bir
olgu olarak bakılmaktadır.Görünen odur ki , yüksek beklentiler
karşılanmayacaktır.Müzakereler için kesin tarih verilmeyecek hatta
başlama tarihinin de tarihi verilmeyecektir.Bu işin tarihsel
gelişimini akıllı irdeleyenler için bu sürpriz değildir ama
bazıları için ciddi hayal kırıklığı ve siyasi malzeme olabilir.
Ama bir gerçek hala karşımızdadır ; AB uzun ince bir yoldur.
-
Faizlerin 2005 ‘de düştüğü noktadan yukarıya çıkma
ihtimali yoktur.Zira banka portföylerinin % 70 – 80 ‘i ,
aktiflerinin % 42 ‘ si kamu kağıtlarından oluşmaktadır. Burada
olacak 10 – 15 puanlık bir faiz artışı bankacılık sisteminin
tekrar bir ciddi krize girmesi anlamına gelir ki buna hiç kimsenin
tahammülü yoktur.
Başta
Eximbank ‘ın aktif hale gelmesi ve yatırımların teşviklerine yönelik
vergi , işveren sigorta payı , arsa tahsisi , indirimli enerji gibi
araçlar 2005 ‘de kullanılacaktır. Bu yeni yatırımlar için cazip
olabilir.
15.Kamu kesimi yatırımları daha önceki
hükümet döneminden başlayan ve bu hükümetin programındaki yollarla
karayolunda devam edecektir.Yaklaşık 700 trilyon lira yatırım
öngörüsü vardır.Ayrıca bu yıl yaşanılan demiryolları sorununa
yönelik iyileşmeler için yatırımlara da ( 455 trilyon lira ) devam
edilecektir.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız 2005
makro bütçe öngörülerine göre iyimserlik devam etmektedir.Ancak , iş
dünyasına 2005 ‘ in 2004 ‘ ü aratabilme riski olduğunu da
hatırlatmalıyız.Örneğin ; tek haneli rakamlara inen enflasyonu
petrol fiyatlarındaki bu olumsuz etkiyle yerinde tutmak bile büyük
çaba ve fedakarlık isteyecektir.Ham petroldeki her bir dolarlık
artış Türkiye ‘ ye 177 milyon dolara mal olmaktadır.Şu andaki 50
dolar fiyat düzeyinin ekonomiye maliyeti 2,5 milyar dolardır.Bu
döviz açığını ve dolayısıyla cari açığı tetikleyen bir
gelişmedir.Petrol fiyatlarının tüketici fiyatları içindeki ağırlığı
%9,3 ‘dür. Toptan fiyatlarda ise % 4,1 ‘ dir.Yani enflasyonist
etkisi ihmale alınamaz.
2004 ‘de 7,6 milyar dolar olan cari açık
2005 programı öngörüsünde 14,4 milyar dolar olarak ifade edildi.Cari
açık bugüne kadar finanse edilebildi.Ama önümüzdeki en büyük
risktir.Yeni yıl hedefindeki cari açık 10,6 milyar dolardır.Bu daha
fazla ihracat , daha az ithalat ve büyümenin % 10 ‘dan % 5 ‘e
düşürülmesi anlamına gelmektedir.Özel tüketimin keskin şekilde
düşürülmesi ve vergi anlamı da çıkmaktadır.Bu ise özellikle iç
piyasada çalışanlar için ciddi bir sıkıntıdır.Yani cari açık kıskacı
ekonominin 2005 ‘deki en önemli darboğazı olacaktır.Kur ‘ un
artmaması ise ihracat ağırlıklı çalışan kesimde kar marjlarının
azalmasını ve istihdam ile reel ücretler üzerindeki baskıyı
artıracaktır.Geçen
iki yılda dış kaynak kullanarak büyüme finanse edildi , cari açık
tehlikeli olmadan yönetildi.2005 ‘de ABD ‘ de faizler artmaya devam
ederse , dışarıdan borçlanma maliyetleri yükselirse , borçlanma
miktarı da etkilenecektir.Dış finansman imkanları azalırsa Türkiye
‘nin finanse edilebilir cari açık rakamı küçülebilir.Zaten büyüme
rakamları biraz yolun sonuna geldiğini de göstermektedir.Yani
küçülme kaçınılmazdır.

BABALAR
ve ÇOCUKLAR !...
Mesleğimizin ve iş
yaşamımızın gereği dergilerde , gazetelerde , radyo ve
televizyonlarda genelde finans , ekonomi ve iş organizasyonları ile
ilgili çeşitli makaleler ve yorumlar yazdım.Bu kez sizlerle biraz
daha erle biraz daha , konuşur gibi duygularımı ve çocuklarımız ile
ilgili yaşam vizyonumu paylaşmak istiyorum.Biraz iş , biraz
psikoloji , biraz edebiyat , biraz da felsefe !...
Yönetim danışmanı olarak yıllardır aile şirketleri
ile çalışmaktayım.bir neslin üstün çalışma azmi ve aile dayanışması
ile oluşturdukları şirketlerin günümüzün değişen koşullarında zaman
zaman sorunlar yaşadıklarını gözlemledik.Bu sorunların bir kısmı
ülkemizin yaşadığı dönemsel ekonomik ve siyasi krizlerle yakından
ilgili olmakla birlikte , bir kısmı da aile firmalarının iç
dinamiklerinden kaynaklanmaktadır.Önümüzdeki yıllarda
kurumsallaşmasını tamamlayamamış aile firmalarında yaşayacağımız en
önemli sorunlardan biri de babaların çocukları ile ilgili
emelleridir.Pek doğaldır ki başarılı aile firmalarının , başarılı
babaları , başarılı kardeşleri kendi çocuklarının da kendi düşünce
ve duygu dünyalarından esinlenerek şirketlerinde üst kademelerde bir
an önce çalışmasını arzu etmektedirler.Hatta çocuklarının beceri ,
yetenek ve kişiliklerine uygun olup olmadığına pek de aldırmaksızın
‘şahin iş adamı’ rollerinde olmalarını istemektedirler.Psikolojik
yaklaşım olarak da kendilerinin şu veya bu nedenle yapamadıklarını ,
örneğin eğitim ve lisan gibi konularda maddi tüm imkanlarını
kullanarak çocuklarını donatmaktadırlar.Bu babalık içgüdüsünün çok
doğal tezahürüdür. Ama çocukların da aynı düşünce sistematiği ve iş
görme yöntemleri ile başarılı olmaları mümkün müdür? Cevabımız
genelde , hayır olacaktır...Çünkü herşeyden önce günümüzün iş yaşamı
koşulları ve global düzenin getirdiği rekabetçi zorunluluklar yeni
yöntemler ve yeni iş süreçlerine gereksinim yaratmıştır.Dolayısıyla
değişimin koşullarına , gelişerek uyum göstermek ve buna bağlı
yaratıcı problem çözme anlayışı iş dünyasına öncülük etmeye
başlamıştır.Bu açıdan çocuklarımıza yaklaştığımızda bırakın da bazı
yollardan kendi sorumlulukları ve kendi tercihleri ile
geçsinler.Böyle olduğunda iyi ve kötünün , doğru ve yanlışın
sorumluluğunu da kendileri almayı bilecekler ve deneyerek , zaman
zaman gençlik hataları yaparak olgunlaşacaklardır.Bizlerin babalar
olarak çocuklarımıza vermesi gereken koşulsuz sevgi ve dünya insanı
olmanın gerektireceği etik değerlerle , erdemlere sahip olmalarına
destek vermektedir.Sevgi bizler için o kadar yararlıdır ki zaten
koşullarla neden uğraşalım ki ; koşulsuz sevip , karşılığında
çocuklarımızdan hiçbirşey istememeyi öğrenmeliyiz.
Lübnan ‘ lı filozof şair Khalil Gibran ‘ın çok
sevdiğim ve çocuğumla ilgili bana yaşam vizyonu sağlayan şiirini
sizlerle paylaşmak istiyorum...Kimbilir belki sizler de içinizdeki
gerçek babayı bir kez daha sorgulayacaksınız?...
‘.. Çocuklar
senin çocukların değil
Hayatın oğul ve kızları.
Seninle beraber ama sana ait
değiller
Sevgini verebilirsin onlara ama
Düşüncelerini değil.
Çünkü onların kendi düşünceleri
var.
Bedenlerini evinde
barındırabilirsin ama ,
Ruhlarını değil.
Çünkü ruhları
yarının evinde yaşar.
Ve sen o evi
rüyalarında bile
Ziyaret edemezsin.
|
 |